Şehir Fotoğrafları
Bugünkü İstanbul, aslında Tanzimat ideallerinin-belki biraz fazlaca kontrolsüz-gerçekleşmiş biçimidir. (S.66)
CİBALİ’NİN MAZİSİ
…büyük İstanbul yangınlarından çoğunun başlangıç yeri olan Cibali’den kısaca söz etmeliyiz. Adını, İstanbul düştüğünde şehre Haliç civarındaki kapıdan girdiğini bildiğimiz Cebe Ali’den alan Cibali, daha çok Yahudilerin ve ayak takımının kesif olarak yaşadığı kalabalık ve epey ürkütücü bir semt, bir getto’dur. Yahudhane denilen, odalarında Musevi ailelerin barındığı biyik evler, Rum meyhaneleri, kayıkçı kahveleri ve kalafat yerleriyle başlıbaşına bir alem…
Bilinen ilk büyük Cibali yangını, 2 Eylül 1633′te bir kalafatçının ahmakça dikkatsizliği yüzünden çıkar. (S.77-78)
KÜÇÜK KIYAMET
Tarihte çok büyük depremler yaşayan İstanbul, fetihten sonra ilk defa 14 Eylül 1509 tarihinde sarsılmıştı. Kayıtlara “Küçük Kıyamet” (Kıyamet-i Suğra) adıyla geçen ve aralıklarla kırk beş gün devam eden bu depremde tsunami de oluşmuş, deniz suları İstanbul ve Galata surlarını aşarak birçok mahalleyi yutmuştu. Nüfusundan yaklaşık beş bin kişiyi kaybeden Dersaadet’in ve bir buçuk ay boyunca sokaklarda yatmak zorunda kalan halkın içler acısı halini görmeye dayanamayan Sultan 2. Bayezid, vak’anüvis tarihlerinde kaydedildiğine göre, Edirne ve Dimetoka’ya gitmiş, durumun oralarda da farklı olmadığını görünce bir “ali divan” toplayıp vezirlerine “Bu zelzeleler zulüm ve fesadınızdan mazlumlar ahının sebeb olduğu gazab-ı ilahidir” diye öfkeyle bağırmıştı. (S.94)
DEPREM, İSTANBUL’UN EN BÜYÜK KORKUSU
Eğer İstanbul’un bir şuuraltı varsa, orada beslenen korkuların en büyüğü deprem korkusudur. (S.97)
GÜNÜMÜZE ULAŞAN TEK KLASİK SALTANAT KAYIĞI
N.Mehmed’in halen Deniz Müzesi’nde korunan kayığı günümüze ulaşmış tek klasik saltanat kayığıdır ve dünyada bir benzeri daha yoktur. (S.106)
BOSTANCIBAŞI DEFTERLERİ
Kayığın köşk kısmında oturan padişah, gezinti sırasında bazen sahillerdeki yalıları ve sahiplerini merak edip sorardı. Karşısında oturan Bostancıbaşı onun sorularını hemen cevaplandırmak zorundaydı. Haliç kıyılarıyla Boğaz’ın iki yakası binlerce yapıyla dolu olduğu için Bostancıbaşı’nın bunları aklında tutması imkansızdı. Bunun için tarihimizin önemli kaynakları arasında yer alan Bostancıbaşı Defterleri meydana getirilmiştir. (S.108)
BUĞ GEMİSİ
Bir gün İstanbullular, Boğaz’da o zamana kadar gördüklerine hiç mi hiç benzemeyen acayip bir gemi gördüler ve buharla çalıştığı için bu gemiye Buğ Gemisi adını verdiler. Yıl 1827 idi ve Osmanlı tahtında 2. Mahmud oturuyordu.(S.108)
AYASOFYA MÜZE OLURKEN
Ayasofya’yı müze yapma fikrinin devrin Maarif Vekili Abidin Özmen’den çıktığı ve bir akşam sofrasında Atatürk’e açıldığı söylenir. Özmen’e kimin telkin ettiğini bilmediğimiz bu fikri hayata geçirmek üzere 1934 yılında kurulan komisyon bir dizi karar almıştır. Bu komisyonda tek itirazın “Cami olsun, kilise olsun, bunlar esasen birer müzedir” diyen Prof. E. Ongar’dan geldiğini biliyoruz. Tahsin Öz ve Aziz Ogan gibi isimler hiç itiraz etmemiş, hatta o tarihte İstanbul Müzeleri Genel Müdürü olan Aziz Ogan, Whittemore’un indirttiği levhaların daha sonra eski yerine konmasına bile karşı çıkmıştır.
Bir ara, Kazasker’in levhalarının parçalanıp Sultanahmet Camii’ne nakli bile düşünülmüştü. Ancak 1939 yılında rahmetli Prof. Dr. Remzi Oğuz Arık başkanlığında toplanan bir komisyon, Aziz Ogan’ın muhalafetine rağmen, bu levhaların eşsiz Osmanlı eserleri olduğu, uzaktan görülmek üzere yapıldığı, Ayasofya’nın nisbetleri gözetilerek yazıldıkları için başka yerde teşhir edilmelerinin mümkün olmadığı gerekçesiyle, eski yerlerine konulmasına karar verilmiştir. Ne var ki, ödenek verilmediği için bu karar ancak on yıl sonra uygulanabilecektir. Uğur Derman, Ayasofya’ya ilk defa 1944 yılında girdiğini ve Kazasker’in devasa levhalarını yerde duvarlara dayalı olarak gördüğünü, yetkililere bunun sebebi sorulunca “Kapıdan çıkartılamamış!” cwvabını aldıklarını anlatmıştı. Sonunda bazı hayırseverlerin maddi yardımlarıyla 28 Ocak 1949 tarihinde eski yerlerine konulan levhalar eğer kapıdan çıkarılacak kadar küçük olsaydı veya bunları parçalamayo göze alsaydı, şimdi sekizinin de yerinde yeller esiyor olacaktı. (S.123)
Okuyucunun notu: İçimizden devamlı arıza adam çıkar, unutmayıp sağlam iş yapmak lazım.
ORTAÇAĞ ARTIĞI İHTİRASLAR
Peyami Safa, 1959 yılında “Ayasofya minarelerinden ezan sesleri kesilince, Ortaçağ artığı ihtiraslar kabarmağa başladı” diye yazmıştı. Zira Avrupa, özellikle Bizans kültürüyle ilgilenen kurum ve kişiler, Ayasofya’nın müze haline getirilmesini de yeterli bulmuyordu. 1950′lerde UNESCO Türkiye Milli Komisyonu üyesi olan Peyami Safa, sözkonusu yazısında, bir ara başta UNESCO olmak üzere, bazı milletler arası kültür kuruluşları vasıtasıyla Ayasofya civarında bir “cité histeriqué” yapılmak istendiğini, fakat milli bunu komisyonda reddettirmeyi başardığını anlatıyor ve şöyle devam ediyor: “Fakat merke ısrar ediyordu. Bu teşebbüse muvazi olarak bir de Ayasofya ve civarını Vatikan gibi serbest ve müstakil bir bölge halinde Patrikhane’ye bağlı bir ruhani merkez şekline sokma gayretleri devam etmektedir.”
Hristiyan dünya Ayasofya ile ilgili hayallerinden bugün de vazgeçmiş değildir. Bugün müze bile olsa, bu coğrafyadaki hakimiyetimizi temsil eden Ayasofya’yı dünyanın bilmem kaçıncı harikası ilan ettirme kampanyası ardında da böyle bir hinlik olmasın!
Olmaz olmaz demeyin, olmaz olmaz! (S.124)
1962′LERDE DAHİ İSTANBUL ARTIK YOKTU
…Yol’un 26 Temmuz 1962 tarihli sayısında çıkan bu yazı “Bir Şehir Çöküyor” başlığını taşımaktadır. Çöken şehir: İstanbul.
Düşünün, 1962′de İstanbul’un nüfusu henüz bir milyon civarındadır, henüz havası temizdir, henüz Boğaziçi yağmalanmamıştır, henüz caddelerinde o korkunç trafikten eser bile yoktur. Ama, Tarık Buğra, yazısında “İstanbul her gün bir parça daha çürüyor. İstanbul daha şimdiden köyler topluluğuna, olsa olsa bir köy azmanına döndü. Bir milyon insan İstanbul’da mecburi ve geçici bir kampta yaşar gibi yaşıyor.” diye haykırmış ve zannederim sesini kimseye duyuramamıştır. (S.156)
MÜZİK, DEĞİŞTİRLMESİ EN ZOR SAN’ATTIR
Müzik, ait olduğu kültürün ruhunu en güçlü ve en karmaşık biçimde ifade eden, dolayısıyla değiştirilmesi en zor olan san’attır. (S.171)
ARABESK; MISIR VE HİNT KAYNAKLI BİR KÜLTÜRDÜR
Yeşilçam, 1980′lere kadar Mısır ve Hint filmlerini taklit etmek suretiyle geliştirdiği kalıpları kullanarak sürekli gözyaşı simsarlığı ve merhamet sömürüsü yapmış ve denebilir ki, 1950′lerden sonra oluşan arabesk kültürün estetik altyapısını hazırlamıştır. Köylerinden kasabalarından kopupu büyük şehrin göbeğine düşen çaresiz insanlar, Yeşilçam filmlerinde ve film müziklerinde kendi duyarlılıklarının, sıkıntılarının, özlemlerinin karşılıklarını bulmuşlardır. Daha sonraları “entel arabeski” diye nitelendirilen “özgün müzik” türünün de film müziğinden kaynaklanmış olması dikkat çekicidir. (S.163)
…arabesk, sadece bir müzik türünün özel adı değil, yaygın bir zihniyet ve bir yaşama biçimidir. (S.173)
ARABESK VE ALATURKA’lIK AYNI ŞEY OLABİLİR Mİ
Arabesk, yok sayılan, inkar edilen, her türlü destekten mahrum bırakılarak kendiliğinden tükeneceği zannedilen bir kültürün, bulabildiği bazı boşluklardan aykırı bir biçimde yeniden filizlenmesidir. Ve bu müzik Sivas’tan, Erzincan’dan, Urfa’dan, Van’danvb. kopup gelen insanların, bir gecede diktikleri salaş evlerin arasında alelacele dernekler kurup yükselttikleri, kapıları koyu yeşile boyanmış, iki minareli, kubbeli, betonarme camilerin estetiği ile aynı noktada buluşur. Bu camiler ne kadar Türk mimarisi ise arabesk de o kadar Türk müziğidir.
…Radikal batılılaşma programlarının uygulanmaya konulmasıyla birlikte, Türk toplumunda arabeskleşme süreci de başlamıştır. Arabesk tartışmaları sırasında “alaturka” kavramının hemen her zaman unutulduğunu, halbuki bu kavramın bir zamanlar bugün “arabesk” diye adlandırdığımız davranışları belirtmek için kullanıldığını belirtmek istiyoruz. Sadece tek sesli Türk müziği değil, seçkinlerin -ki Tanzimat’tan sonra seçkinlik bir bakıma alafrangalıkla eş anlamlıdır- beğenmediği her şey ve her davranış biçimi “alaturka”dır. Bir başka ifadeyle, Batılılaşma tarihimizin ilk günah keçisi “alaturkalık”, ikincisi ise “arabesk” olmuştur. (S.172)
YAŞANMIŞ TECRÜBEYİ TECRÜBE ETME AHMAKLIĞI
Batı’nın bugün vardığı noktaya varabilmek için onun yaşadığı macerayı yeni baştan yaşamak ve tecrübelerinden istifade edememek az bulunur bir hamakat örneğidir.
…Bilindiği gibi, Fransız ihtilalinden birkaç yıl sonra (1792) geçmişin hatıralarını canlandıracak her şeyin, bilhassa abidelerin yıkılmasını öngören kararlar alınarak büyük bir tahribata girişilmiş, adeta 1789 öncesi Fransız tarihi yok edilmek istenmişti. Ne var ki romantik edebiyatın ve milli şuurun doğmasıyla birlikte geçmişe saygı kısa sürede canlanmış, Louis-Philippe tahta geçtikten sonra milli geleneği teşkil eden unsurlar resmen tanınarak bu istikamette geniş bir faaliyete başlamıştı.
Her konuda Fransa’yı takip eden bizler de Batılaşmaya karar verdikten sonra, önce tarihimizden kurtulmamız gerektiğini sandık. Halbuki Fransa bunu tecrübe etmiş ve geçmişi yok ederek herhangi bir yere varılamayacağını çabuk anlamıştı. Biz hazır tecrübeden faydalanmak yerine, bu tecrübeyi yeni baştan ve daha uzun bir zaman diliminde yaşadık. (S.201-202)
SAFRANBOLU EVLERİ GÖÇÜYOR
On beş yıldır Türk aydınının gündeminden düşmeyen Safranbolu’nun henüz “koruma amaçlı planı”nın bile bulunmadığını söylesem inanır mısınız? Şehrin yerlileri çeşitli sebeplerle o güzelim evleri ya satarak yahut kiraya vererek terketmişler. Yeni sakinlerinin ekonomik durumları ise bu evlerin bakımına müsait değil. Bırakın bakımını, kışın ısıtmak bile içlerinde oturanlar için büyük külfet. Bu da, Safranbolu’nun ömrünün pek uzun olmadığını gösteriyor. Nitekim bitpazarlarında sıksık Safranbolu evlerinden sökülüp getirilmiş kapılarla, nakışlı tavanlarla vb. karşılaşmak mümkün. Güveler kemiriyor Safranbolu’yu. (S.104)
EŞYAYI KULLANIRKEN RUH KATMAK LAZIM
Yaşadığımız mekanları ve kullandığımız eşyayı kolayca gözden çıkarabilmemiz, onlarla yakınlık ve iletişim kuramayışımızdan olmalı. Farkında değiliz ama, çok tuhaf bir durumdur bu. Gözümüzü kırpmadan eskiciye verebileceğimiz veya çöpe atabileceğimiz şeylere asıl manasında sahip olmamışız demektir. Çocuklarımıza vazgeçemeyecekleri şeyler vermezsek onlardan birtakım değerleri korumalarını nasıl bekleyebiliriz? (S.209)
ŞEHİRLERİ KİMLER KORUR?
Bir şehirleri ve değerlerini, ancak her köşesinde kendisinden ve çevresinden bir iz bulabilenler korurlar. (S.210)
YUGOSLAVYA’DAKİ TÜRKLER GÖÇ EDİYOR
…son yıllardaki göçlerin sebepleri oldukça karmaşık. Yugoslavya’daki hemen her Türk ailesinin artık Türkiye’de yakınları var. Yani aileler Türkiye’ye çeşitli şekillerde bağlanmış durumda. Aynı ailenin bir kısmı Türkiye’de, bir kısmı Yugoslavya’da yaşamakta. Bu, yavaş da olsa göçün sürekliliğini sağlayan sebeplerin başında geliyor. Bir başka sebep de, Yugoslavya’da son zamanlarda yaşanan ekonomik, sosyal ve siyasi kriz. “İnsanlarımız, hayatlarını en rahat nerede idame ettirebileceklerse, oraya gitmek istiyorlar.” (S.252)
ARNAVUTLUK’UN DA TÜRKLERE BAKIŞI ÇOK FARKLI DEĞİL
Arnavutlar, Sırbistan’ın Kosova özerk bölgesinde, anayasayla azınlıklara verilen hakları kullandırmakta epeyce hasis davranıyorlar. Sadık Tanyol, Arnavutlar’ın gülünç bir mantıkla, Balkanlarda özellikle Kosova’da, Türk bulunmadığını iddia ettiklerini anlatıyor. Güya Türk denen ve Türkçe kullanan halk, aslında Türkleştirilmiş Arnavutlarmış!
Bu tarih tezi, sadece Türkleri değil, Türkçe’den başka dil bilmeyen Arnavutlar’ı da hedefliyor. Bütün Yugoslavya’da Türk sayısı 120 bin civarında tahmin ediliyor. Ama Türkçe konuşanların sayısı 300 binden aşağı değil. Arnavut olarak tanınıp da Türkçe’den başka dil bilmeyenler var. Kısacası epeyce karışık bir mesele! (S.253)
YUGOSLAVYA’LI TÜRKLER HAKKINDA GENİŞ ÇAPLI İLK KAYNAK
Yugoslavya’lı Türklerin meselelerinden geniş çaplı olarak ilk bahseden ve izlenimlerini Üsküp’ten Kosova’ya adıyla kitaplaştıran Yavuz Bülent Bakiler’dir. (S.259)
BİZİ BİLEN BİZE DÜŞMAN OLMAZ
Üsküp’te St. Clüment Katedrali’nin önünde bir şiir gecesi düzenlenmişti. Bu gecede, Türkiye’den Ebubekir Eroğlu ve ben şiirlerimizi okuduk. Program sona erdikten sonra, sarışın bir kadın bana “Turkish poet, Turkish poet” diye seslenerek el salladığını gördüm. Yanında 80-85 yaşlarında, fakat epeyce dinç görünen bir kadın vardı. Yaşlı kadın Türkçe konuşmaya başladı. Aksayan bir Türkçe olmakla beraber rahat anlaşılıyordu. “Evladım” dedi, ben Makedon’um. Yıllar önce Türkler’le beraber oturuyorduk. Çok memnunduk, hiçbir anlaşmazlığımız yoktu. Gayet iyi geçiniyorduk. Sonra Atatürk ile Venizelos anlaştılar. Müslümanlar bizim köyümüzden çıkarıldı. Yerine Yunanlılar geldi. Bize çok kötülük ettiler. Siz Türkleşmişsiniz dediler. Evladım, bunu ülkenizde anlatın. Biz müslümanlarla çok iyi geçiniyorduk…”
Ne söyleyebilirdim? Yaşlı kadın, bir nefeste o kadar çok şey anlatmıştı ki, sadece dinledim ve anladığımı ifade etmek için yanaklarından öptüm o kadar.
Osmanlı hala yaşıyordu. (S.259-260)
ÖZBEKİSTAN ŞEHİRLERİ; YAYGIN VE YATAY ŞEHİRCİLİK ÖRNEĞİ
özbekler yüksek apartmanlarda yaşamaktan hiç hazetmiyor, çok uzun bir yerleşiklik tarihine sahip olmakla beraber, açık ufuklara düşkün göçebe atalarından kalma hassasiyetle, tek katlı, insanların tabiatla irtibatını koparmayan ve ayaklarını yerden kesmeyen evlerde yaşamak istiyorlar. Taşkent değilse de, Semerkand ve Buhara, belki de dünyanın en yaygın ve yatay şehirleri. Ne kadar insani. (S.286)
İDİL BULGARLARI HAKKINDAKİ EN ÖNEMLİ KAYNAK
…Rahmetli Zeki Velidi Togan tarafından gün ışığına çıkarılan ve birkaç Türkçe tercümesi bulunan İbn Fadlan Seyahatnamesi, hiç şüphesiz, İdil Bulgarları hakkında en önemli kaynaktır. (S.320)
İLK MÜSLÜMAN TÜRK DEVLETİ İDİL BULGAR DEVLETİ’DİR
…İdil Bulgar Devleti’nin bilinen az özelliği, ilk müslüman Türk devleti olmasıdır. (S.320)
İDİL-URAL, RUSLAR’IN ÖNEM VERDİĞİ BİR BÖLGE. BAKMAK LAZIM!
…Rusların İdil-Ural bölgesine ne kadar önem verdiklerini göstermek üzere 1804 yılında kurdukları, Şimal Türklerinin uyanışında doğrudan değilse de dolaylı olarak rol oynayan Kazan Devlet Üniversitesi, hala Rusya Federasyonu’nun en önemli üniversitelerinden biridir. Büyük matematikçi Lobaçevski’nin 1827 yılından itibaren yirmi yıl rektörlük yaptığı bu üniversitede, Tolstoy ve Lenin gibi ünlü şahsiyetlerin okuduğunu söylersem, herhalde önemi daha iyi anlaşılır. Birçok yerde devrilen Lenin heykelleriyle Kazan’da hala sık sık karşılaşılması bu yüzden olsa gerek. Kazan bol heykelli bir şehir. Üç günlük gezimiz sırasında Lobaçevski’den Puşkin’e, Lenin’den Abdullah Tukay’a kadar bir yığın ünlünün heykeliyle karşılaştık. (S.312)
KAZAN’IN KÜLTÜR ALTYAPISINDA AHMET MİTHAT EFENDİ VAR.
Uyanış devrinde Kazanlı aydın vetüccarlar İslam dünyasıyla yakın ilişkiler kurmuşlardır. Hacca giderken mutlaka uğradıkları İstanbul’da ziyaret etmeyi ihmal etmedikleri bir yazar vardı: Ahmet Mithat Efendi. İstanbul’a özellikle okumaya gelen Tatar gençlerini ülkelerine geri dönmeleri şartıyla himaye eden ve onlara Rusça öğrenip gazete çıkarmaları tavsiye eden Ahmet Mithat Efendi, Kazanlı Fatih Kerimi’yi manevi evlat edinmişti. Önemli bir Tatar şairi olan ve üstadının tavsiyesine uyarak İdil Ural’ın en önemli gazetesini, Vakit’i çıkaran Kerimi’nin Kazan’daki evini tesadüfen gördük ve fotoğrafını çektik. (S.314)
ben Peyami Safanın resimlerini ardım ama çok saçmöa olarak bu çıktı neden hep aradığımı bulamıyorum