Meşk Olsun
HARF İNKILABINDAN SONRA
…Bir elektronik posta almak için, işten anlayan arkadaşlara ağız eğmekten neredeyse izzetimizi kaybedeyazdık. Tam da şöyle kendi kendimize arkadaşlara mektup yazıp kazasız-belasız yollayabilecek teknolojik erginliğe terfi ettiğimizde makinalar değişti, programların yeni versiyonu çıktı ve yeniden tıfl-ı ebcedhan oluverdik. İstitrad: Harf inkılabı çıktığında memleketin bilcümle olur-yazar taifesi de bir günde “tıfl-ı ebcedhan” haline gelivermiş ve latin yazısını öğrenebilmeleri hayli vakit almıştı. O ızdırabı hissedebilmek içün empatik hassalara ihtiyaç yoktur; biz pekala anlıyoruz efendim. (S.146)
…İnternette üreticilik kavramı iki araç yardımıyla ölçülebiliyor; daha çok fare, yani “mouse” kullananlar tüketici, klavye kullananlar ise üretici güruhundan addolunuyor. (S.147)
YAZI VE ŞEHİR
Şehrin adını, nüfusunu ve rakımını gösteren mavi tabelalar ardında nelerin saklı olduğunu söylemezler; sade ve resmi ifadelerinde derununu görmek mümkün değildir. Bir şeyi niteleyeceği zaman devlet, olanca mehabetini takınarak mürekkep israfından kaçınır ve hayatın renklerini gözardı etmekle bürokratik bir kibir takınarak konuşur; bu yüzden “şehrimize hoşgeldiniz” levhaları, aslında kimselere “hoşamedi”de bulunmaz. Detaya inmek gerektiğinde hikmet-i hükümet standart fontlar ve temiz zeminleri tercih eder. Mesel, sağlık haftasıdır; sağlık müdürlüğünün en müteşair ve en gönüllü memuru, hiçbir edebi türe girmeyen mısralar döktürür yarı resmi pankartlara: “Olmazsan aşı, kalırsın şaşı!” Gülmekten mecal bulamaz ölür gidersiniz.
ESKİ KİTAPLARIN SADELEŞTİRİLMESİ
İlmi ve tarihi nitelik taşıyan vesika niteliğindeki eserler sadeleştirilmezler; erbabı o metinlere nüfuz etmeyi bilir; bilmeyen öğrenir. Sadeleştirme keyfi ve özellikle günümüz Türkiçesi’nin zaafları gözönüne alındığında asla güvenilmez bir işlemdir. (S.16)
SADELEŞTİRME: BATIL BİR İTİKAD!
Yeri gelmişken bir daha belirtelim ki, “sadeleştirmesi” görünürde “safdil ve safderun” bir akıl yürütmenin esiridir. “Dili anlaşılır kılarsak daha çok insan okur ve anlar; en azından insanlar sık sık sözlüğe bakmak lüzumunu hissetmez” düşüncesi, harf inkılabı ve “dil devrimi”nden öncesine ait yüzlerce kaynak eserin berbad edilmesine yol açmıştır. Sadeleştirilen eserin daha çok okuyucu bulduğu fikri tam bir batıl itikaddır. Bu kabil eserler, -kabul etmeliyiz ki-sadece meraklısı veya ehli tarafından okunur ve anlaşılır; meraklısı veya ehli olanlar için ise sadeleştirme gibi garip ve gereksiz bir zahmete girmenin gereği yoktur. Öyleyse kullanılan bunca lüzumsuz zahmetin manası üzerine düşünebiliriz. Bana göre dili eskidiği zannedilen eserleri sadeleştirmek Türkçe’ye karşı işlenmiş bir şenaattir; başkaca hiçbir şey değil. (S.172)
TÜRKÇE’NİN LÜGATİ KUR’AN’DIR
…eski Türkçe’nin manidar devamlılığını sağlayan omurga metin Kur’an-ı Kerim’di. Bu kitap korunmuşluğu ve üzerinde neredeyse bütün müslüman alimlerin tereddütsüz icmaı ile bir lisanı tahkim ve tevsi için çok mükemmel bir başlangıç noktası ve örnek metin teşkil ediyordu. Ezcümle “eski Türkçe’nin lügati Kur’an’dır.” cümlesi bence isabetlidir. Osmanlılar netice itibariyle Kur’an dili olan Arapça’yı resmi lisan haline getirmediler; tam aksine Türkçe’yi resmilisan kılarak, bir anlamda uzak yüzyıllardan bugünün Türkiye’sine en anlamlı ve değerli hediyeyi saklamış ve ulaştırmış oldular. Selçuklu Türklerinin ilk zamanlarda Farsça’yı resmi dil olarak bürokrasiye yerleştirmeleri ile Osmanlılar’ın Türkçe üzerinde sebat ederk ondan imperial bir lisan vücuda getirmeleri arasında gözden kaçırılamayacak kadar mühim bir nükte vardır; bu nükte, erken Osmanlıların bugünkü manada “millici” oldukları yolunda bir delil kullanılamaz ama o günkü manada yaptıkları tercih bizim için bugün büyük bir değer taşıyor. Bir başka ifadeyle Osmanlı hikmet-i hükümeti vaktiyle Türkçe’de ısrar etmemiş olsaydı, bugünün toplum mühendisleri, üzerinde “devrim” yapacakları bir Türkçe bulamayacaklardı! (S.178)
DEVLET OKULLARINDA YABANCI DÜL ÖĞRETİLEMEYİŞİ
…Türkçe’yi “özleştirmek” hülyası uğruna 30′lu yıllardan beri didinenler, yine otuzlu yıllardan beri devlet okullarında yabancı dil öğretmek için harcanan parayı ve emeği artık “hasılat”la mukayese etmelidir, netice hüsrandır, tek kelimeyle hüsran! Devlet okullarında yabancı dil öğretilemediğini artık kabullenecek miyiz? (S.184)
KENDİ DEĞERLERİMİZDEN KAÇMAK İÇİN DİLİ SADELEŞTİRMEK
İtiraf edelim, biz dilimizden değil değil, ait olduğumuz alemden utandık. Bu dili yanımızda taşıyarak, bize ait olmayan yeni bir aleme giremezdik; dil bizi değişmekten korurdu, o dili konuşan herkes, aslında ait olmadığı bir dünyada misafir gibi, sığıntı gibi kaldığını hissederdi. “Devrim”i yapanların derdi dil değil, o dil sayesinde varlığı hissedilen ve anlaşılan malum olan dünya idi. Kendi alemimizden utandığımız için, bize çok sefil ve değersiz göründüğü için dilimizi öldürdük. (S.194)
PRATİK OLMAYAN TÜRKÇE YENİ KELİMELER
İsim, tercihan tek kelime olmalıdır; aksi takdirde iki veya daha fazla kelimeden oluşan karşılıklar tek kelimelik isme yenik düşeceklerdir. Türkçe’nin İngilizce karşısında hergün defalarca yenilgiye uğramasının başlıca sebebi budur.(S.197)
BUNALIYORSAN BANA NE KARDEŞİM?
Türk sinemasının yarım asırda, tamamen sivil gayretlerle inşa ettiği o kendine mahsus sinema dilini, Yeşilçam’ın “okumuş” ve “devrimci” rejisörleri bozdular; kendi hayatlarını beyaz perdeye aktarmak yanlısına kapılarak seyirciyi sinemadan uzaklaştırdılar. Mütemadiyen sıkılıyorlardı; abuk sabuk laflar ediyorlar, duvarlarla konuşuyorlar, kafa çekiyorlar, ihanete uğruyorlar ve aldatıyorlardı. Bu cereyanın -varsa- bütün sevabı Yılmaz Güney’e aittir. Evveli, adam gibi eşkiya, kabadayı ve içine kapanık Anadolu çocuğu tiplerinin hikayesini anlatan klasik kalıpda Yeşilçam filmleri çekerken, sinema yoluyla halkta devrimci ruh uyandırmak gibi dahiyane bir fikirle kendine mahsus bir çığır açan bu sanatçı, tez zamanda kamerayı kanlı bakışlarla süzen, bıyıkları ağzının içine giren, kompradorlara karşı proleteryanın öncülüğüne soyunarak pankart ve “makina” kuşanan; suskun, içine kapanık ve ezik bir dizi taklidinin türemesine yol açtı. Ardından alabildiğine bunalan ve bunalımını “seviyeli birliktelikler” diye tabir edilen gayrımeşru ilişkilerde dindirmeye kalkışan garip tiplerin doldurduğu sosyal gerçekçi filmler geldi. Halbuki ahali sinemaya memleket kurtarmak ve entellerin nasıl bunaldığını anlamak için gitmiyordu ve toplumcu sinemanın doğum sancıları da onu hiç ilgilendirmiyordu. Sanat, hayatı taklit etmek veya değiştirmek yerine ona bir “özge temaşa” getirmeliydi. Köhnemiş Yeşilçam Sİneması, bu kadarcığını olsun yapabilmişti ama toplumcu ve sosyal gerçekçi sinema emekçileri “bu kadarcığını” bile yapamadan piyasadan siliniverdiler.
İyi de oldu netekim! (S.263-264)